Söyleşi

Modern Toplum Tekasür Toplumudur

Hüseyin Yahya Şekerci

Abdurrahman Arslan 1947 yılında Van’da doğdu. Üniversiteye kadar öğrenimini yine Van’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu ve yurt dışında bir dönem politika alanında eğitim gördü.

Yazıları Bilgi ve Hikmet, Gelecek, Umran, İlim ve Sanat, Köprü ve Birikim dergilerinde yayınlandı. Hocanın ustalık eseri olarak kabul edebileceğimiz Modern Dünyada Müslümanlar, modernizmin sakatlıklarına ilişkin farkındalıkları içeriyor ve genellikle Batılı düşünürlerin takıldığı bu salt eleştirel bakış açısının bir adım ötesine geçerek çözümleri İslam’ın hikmetleriyle ortaya koyuyor. Bu yüzden insanların ona verdiği -hikmet işçisi- gibi bir mahlas en fazla Abdurrahman Arslan’a yakışıyor. Günümüz Müslüman düşünürlerinin belki de son elli altmış yılı modernizme verilen refleks çerçevesinde konumlanıyor. Ya topyekün bir reddiye ya da İslam’ı modern yaşama uydurmak için sağını solunu kırparak sürekli rasyonalize etme çabası. Abdurrahman Arslan ise bunlara ilişkin bir farkındalıkla şablonu kırabilmiş ender Müslüman düşünürlerden biri.

Hüseyin Yahya Şekerci’nin hocayla yapmış olduğu aşağıdaki sohbet modernizm, protestanlığın modernizmdeki rolü, evrensel ahlak ve hukuk, Müslümanların modern yaşamdaki gerilimleri gibi hepimiz için oldukça önemli ana başlıkları içeriyor. Hikmet işçisini bir de kendi ağzından dinleyelim.

"

Modern dünyada Müslümanların durumuna ilişkin ciddi eserler verdiniz. Konuya dair üç eser kaleme aldınız. Nehri Geçerken, Yeni Bir Anlam Arayışı ve Modern Dünyada Müslümanlar isimli eserleriniz var. Burada birtakım tespitlerde bulunuyorsunuz, çok önemli iddialarınız var. Örneğin günümüzün hakim unsurlarının evrensel olduğunu iddia ettiği zihniyet biçiminin, batıda modern hayat olarak doğan algının aslında Protestanlığın bir sonucu olduğunu söylüyorsunuz. O zaman şuradan başlayalım istiyorum. Size göre modernizm nedir ve modernizmin doğuşunu nasıl Protestanlıkla ilişkilendiriyorsunuz?

Nihayetinde modernizm dediğimiz hadise batının kendi tarihi içinden çıkardığı bir şey. Genellikle yanlış bir şekilde sanki modernizm dinden bağımsız olarak ortaya çıkmış gibi bir intiba vardır. Özellikle Müslüman kesimde bu çok yaygın bir düşüncedir. Oysa bu alabildiğine yanıltıcı bir düşüncedir. Çünkü modernliği aslında bizzat var eden Hıristiyanlığın rahmidir ve bu yeni bir anlayışı olarak ortaya çıkmıştır. Onu da Protestanlık olarak ifade edebiliriz. Çünkü Protestanlık bildiğimiz anlamda Katoliklikten farklı bir Hıristiyanlık yorumu olarak ortaya çıkmıştır. Ve bu da tabi ki modernizmi meşrulaştıran, ona dini bir meşruiyet kazandıran yeni bir din anlayışı olarak ortaya çıkıyor. Zira modernlik toplumun tarihsel geleneği ve inancı olmadan kendi kendisini kuramaz. Biz de sanıyorum Kemalizm’in en büyük başarısızlığının nedeni budur. Dini reddederek toplumu modernleştirmek istemiştir. Oysa din olmadan, toplumun geleneği olmadan bir toplumu modernleştirmek mümkün değildir. Çünkü modernizm mutlaka din ve gelenekle bir sentez kurmak ister. Kendini inşa edebilmek için bunlarla sentez kurarak bu işi başarmaya çalışır.

Modernizmi formüle döküp anlatmak mümkün değil. Dolayısıyla hem yanlış anlaşılmalara sebebiyet veren ve hem de işin epey bir kısmının eksik kaldığı bir tanım getirmek durumunda kalıyoruz. Gönül ister ki Müslümanlar modernliği tüm boyutlarıyla ele alsınlar. Mesela toplum kavramı olarak, akıl kavramı olarak, iktisat kavramı olarak ele alsınlar. İşte kapitalizm nedir? Modernizmin iktisadi görüşüdür benim anladığım, gördüğüm kadarıyla. Mesela Marks modernliği kapitalizme bağlı olarak açıklamaya çalışmıştır. Weber ise rasyonalizme bağlı olarak açıklamaya çalışır modernizmi. Böyle birtakım mordernliği açıklama modelleri var.

Siz aynı zamanda modernizmin içinde bir tarih eleştirisi de getiriyorsunuz. Özellikle son iki üç asrı tarihin doğal seyri içinde değil de suni birtakım gelişimlerle ifade edildiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Biliyorsunuz modernlikle birlikte yeni bir tarih algısı ortaya çıkmıştır. Çünkü aşağı yukarı o zaman kadar Hıristiyanlık da dahil olmak üzere insanlar geçmiş zamanı ve geleceği inandıklarını dinin – o hangi din olursa olsun penceresinden değerlendiriyorlardı. Buna karşın modernizm tüm bunları alt üst ederek yeni bir tarih algısı getirdi. İşte kendi içinde daima mükemmele doğru akan bir zaman ve tarih algısıdır bu. Herşey giderek daha mükemmel olacak daha iyi olacak ve bir gün tabiri caizse yeryüzünde bir cennet kurulacak. Bu aslında tarih anlayışımızla içkindir. Bugün biz Müslümanların da tarih değerlendirmesinde çoğu zaman bu anlayışı sürdürüyoruz. Bu tabi insanoğlunun başına ilk defa gelen bir olaydır. Ve tarihi böyle olunca yeniden okuduk. Birtakım insanları geri kalmış, birtakım insanları da ilerlemiş toplumlar olarak tanımladık. İşte sosyoloji çıktı endüstri toplumunun değişimini anlatıyordu, böyle olmayan yani endüstrileşmemiş daha ilkel bir toplumun hikayesini anlattı. Buradaki önemli bir nokta ise şu; tüm bunların hepsi “evrensellik” etiketi altında sunuldu. Yani bütün toplumlar için geçerli ve meşru bir bilgi olarak ortaya çıkarıldı. Aslına bakarsanız bu evrensellik kavramının kendi içinde emperyalizm taşıdığını çoğu zaman fark edemedik. En azından yakın zamana kadar. Evrensellik kisvesi altında gelen aynı zamanda da batının lehine, batı gibi olmayı esas alan bir anlayış doğdu.

Son zamanlarda siyasiler, entelektüeller, yazarlar tarafından çokça dillendirilen “insanlığın ortak değerleri” diye bir tanım var. Bunu söylediğiniz şeyin içine koyabilir miyiz?

Aynı, aynı. Tam da öyle. İnsanlığın ortak değeri. Tamam da o nedir? Bu soruyu sormamız lazım. Eğer sözü geçen şey bugün modernlikle beraber ortaya koyulan şeyse bunların hiçbiri insanlığın ortak değeri değil. Batının kendi değerleridir. Batının ürettiğidir, kendi anlamı içinde zenginleştirdiği değerlerdir. Diğer insanların hiçbir zaman buna katkısı olmadı. Katkısının olmasına da müsaade edilmedi. Onlar zaten geri insanlardı. Onların nasıl katkısı olabilirdi ki. İyi bir noktaya temas ettiniz. Bu haliyle bu son dönemlerde zihin karıştıran en tuzak kavramlardan biri.

Sözünü ettiğiniz bu akım Müslüman bireye nasıl yansıyor. Örneğin şöyle bir yorum yapılıyor. Buna katılır mısınız bilmiyorum. Deniyor ki, tamamen kişisel dindarlığa sıkıştırılmış bir İslam anlayışına doğru evrilen Müslüman bir toplum doğdu. Bu tespit modernizmin bir dayatması olarak kabul edilebilir mi?

Elbette. Zaten modernizm dine karşı değildi. Cemaat halinde yaşanan bir dini bireysel bazda yaşanan bir din anlayışı haline dönüştürdü. Protestanlık biraz bunu ifade eder. Çünkü modernizm için cemaatsel ilişkiler kabul edilebilir ilişkiler değildi. Cemaatin yerine yaklaşık 1850 yıllarından itibaren toplum dediğimiz yeni bir kavram ortaya çıkacaktır. Cemaat ilişkileri biliyorsunuz nihayetinde meşruiyetini, değerlerini dinden alır. Oysa modernlik bu değerlerin, toplumsal ilişkilerin derinliklerinde dinin olmasını istemez. Bu yüzden de cemaatsel ilişkileri, cemaatsel değerleri red ederek ortaya çıkıyor. Bu haliyle de bu din cemaat eliyle de yaşanmayacaksa dindar birey bireye dönüştürdü. Ne oldu peki? Burada dini mabetle, kişinin vicdan meselesi yaparak bir de özel alanda aileye ait kılarak dini toplumsal alandan geri çekti. Yani toplumsal alanın, bizim bu kamusal dediğimiz alanın tanzimindeki asli unsuru ortadan kaldırdı. Onun yerine kendi kurallarını yerleştirdi. Onlar da tabi akıl temelinde, aklın süzgecinden geçmiş kurallardı.

Peki, biz Müslümanlar buna hangi açıdan bakacağız?

Çoğu zaman kapitalizmin gözlüğü ile bakıyoruz ama onu besleyen modern zihniyeti çok hesaba katmıyoruz. Ciddi bir problem bu. Dolayısıyla burada belki modern zihniyeti varlık alemine, insana, topluma, bilgiye bakma biçimleri üzerinden konuşmak gerekiyor. Bu elbette ki derin bir şey.

Ben biraz akıl meselesiyle ilgilenmiştim bir dönem ve Gazali’de bana çok cesaret verici şeyler bulmuştum. Sık sık söylerim felsefi anlamda hocam Gazali’dir. Sosyolojik olarak da Sait Halim Paşadır. Çünkü Sait Halim Paşa’yla “biz farklı bir toplumuz, batıya benzemeyiz” teşhisiyle tanışıyoruz. Ve bu tespit önemlidir. Söylediklerinin bir kısmı yanlışlanmış olabilir. Büyük bir kısmı da bugün hala geçerliliğini koruyor diye düşünüyorum. Gazali için de aynı şey geçerli. Mesela Gazali’nin akıl eleştirisi… Biliyorsunuz Batı’da modern akla ilk eleştiri getiren Kant’tır. Buna karşın ben Kant’ın Gazali’den haber olduğunu düşünerek söyleyebilirim ki bizim açımızdan en cesaret verici eleştiriyi, akılla ilgili eleştiriyi Gazali’de buluyoruz. Çünkü onun filozoflara vermiş olduğu cevap bence bugün, aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen halen geçerliliğini koruyor diye düşünüyorum.

Peki, nasıl bir yöntem izlenmeli?

Bence bugünün insanlarının bu konuları ayrı ayrı ele alması gerekiyor. Yani mesela İslam’da akıl nedir, İslam akıldan ne anlıyor, modernizm akıldan ne anlamıştır, ona ne anlam yüklemiştir, nasıl bir işlev yüklemiştir gibi soruların üzerinde durmak gerekiyor. Tüm bunlarla beraber değerlendirdiğimizde ortaya bir mukayese imkanı çıkar. En basitinden İslam’da aklın karşılığı kalptir [zıttı değil, eşi anlamında kullanıyor]. Çünkü o tefekkürün alanı buna tekabül eder. Fakat modernizm orada doğrudan doğruya rasyo dediğimiz aklı esas alıyor. Gerçekten de modernizm dini reddettiğinde elinde kalan tek imkanı akıldır. O akılla dünyaya istediği şekli verebileceğini, bütün sorunların üstesinden gelebileceğine inanır. Onun için akıl çok çok daha büyük bir öneme haizdir. Hatta diyebiliriz ki onun için akıl her şeyin merkezindedir. Tabi akıl da insana ait olduğu için ister istemez insan da her şeyin merkezine oturur. İşte özgürlük insandan kalkarak tanımlanır. Eski insanlar insanın dini ilkeleri üzerinden hareket ederek özgürlük üzerine konuşmuşlardır. Oysa modernizm insandan kalkarak bir özgürlük tanımı yapmaya çalışır. Dini de bir öteki olarak karşı tarafa koymuştur, insanı esas almıştır, dolayısıyla dine de demiştir ki ”sen fazla müdahale etme, edersen bireyin özgürlüğünü kısıtlamış olursun.” Laiklik işte bunun bir ifadesidir. Bireyle din arasına bir mesafe koymaya çalışmıştır.

"

Modernizm üç şeye ciddi mesafe koymuştur. Üzerinde çok düşünmediğimiz üç unsur. Mesela devletle birey arasında bireyin özgürlüğü anlamında, özgürlüğünü güvence altına almak için modernizm, sivil toplum ve siyasal toplum diye bir ayrım yapar. Bunu yaparken bireyle devlet arasına bir mesafe koyar. Bireyi sivil toplumun içine koyar ve siyasal toplum dediğimiz devleti de ondan ayırır, araya bir mesafe koyar. Sonra bu sivil toplumun içinde özel alan ve kamusal alan diye bir ayrım yapar. Burada da yine toplumla birey arasına bir mesafe koyar. Çünkü toplumun bireyin özgürlüğünü kısıtladığını düşünür; siyasal iktidarın bireyin özgürlük alanını kısıtladığı düşünülür bir de kilisenin bireyin özgürlüğünü kısıtladığını düşünür. Laikliği de bunun için ikame eder.

"

Laiklikle kilise ile birey arasında, siyasal ve sivil toplum ayrımıyla bireyle devlet arasına, özel alan vekamusal alanla ise bireyle toplum arasına bir mesafe koyar. Bu mesafe daraldığında batılı insan bağırır: “özgürlüğüm elimden gidiyor!” Bu yüzden batılı insanın bütün mücadelesi bu mesafenin genişletilmesine yöneliktir. Bu mesafeyi genişlettikçe kendini özgür hisseder. Dikkat ederseniz burada ortaya çıkan manzaranın böyle okunabileceğini görürsünüz.

Mesela 1980’lerde neden batıda sivil toplum tartışma gündemi oldu şundan: 1960’larda ‘refah devleti’ diye bir kavram çıktı batıda. Tabi batı ülkeleri bugünkünden çok daha fazla zengindiler. Dünyayı iyi sömürmüşlerdi, sömürüyorlardı. İşsizlere, herkese para verdiler. Hatta öyle verdiler ki insanlar bunları biriktirip Dünya’yı gezmeye başladı. Özellikle de genç takım. Fakat 1980’lere gelindiğinde şöyle bir düşünce ortaya çıktı: “Biz devletten para yardımı alıyoruz fakat devlet bu yardımla aynı zamanda bizi güdüyor. Nasıl güdüyor? Yaptığı yardımları artıracağı vaadinden bulunan falan partiye daha fazla oy veriyoruz, ya da kısacağım dediğinde devlete karşı tavrımız değişiyor. Bu demektir ki yardım aracılığı ile devlet bizim özel alanımızı kontrol altına alıyor. Peki o zaman sivilite nerede kaldı?” Yani yardım kisvesi altında bizim sivilite dediğimiz “özgürlük alanımız kısıtlanıyor” dediler. Böylece yeniden sivil toplum tartışması gündeme geldi. Daha önce Hegel zamanında da gündeme gelmişti ama bu ikinci defa gelişinin sebebi buydu.

Oysa biz böyle şeyler düşünmüyoruz. “Aman devlet versin” diyoruz tamam versin de yardım aynı zamanda seni güden bir unsur oluyor. Peki, o zaman neyin nesi bu? O zaman niçin özel, kamusal alan, laiklik, sivil, siyasal toplum ayrışmaları ortaya çıktı? Niçin sosyal paradigmanın, sosyal teorinin temelini oluşturan bu ayrışmalar ortaya çıkmıştır.

İslam’da bunun karşılığı nedir?

Bence bunların İslam’da herhangi bir meşruiyeti yoktur. Ama eğer devleti ulus-devlet gibi algılarsanız, mecbursunuz böyle bir ayrım yapmaya. Bunu devlet kavramı üzerinden konuşmak lazım. Mesela ben bazı insan hakkı savunucularına hep kızdığım şey odur. Yani insan hakları eyvallah, kimseye zulmedilmesini istemiyoruz. Ama öbür yandan baktığımızda insan hakkı dediğimiz şey beni devlet karşısında hep dilenci durumuna düşürüyor. Ben devletten hep hak talep ediyorum. Bunun adı dilenciliktir. Bu devlet kimdir peki? Önce ben bunu bir tanıyayım. Kimdir ben bundan sürekli dileniyorum? İslam devleti de olsa, netice de bu din bana birtakım haklar vermişse ben sürekli olarak bu hakkı niye devletten talep edeyim? Devlet benim temel haklarımı bana bir lütuf olarak vermemelidir. İslam’da da böyledir. Bir de gerçekten bu devlet yapılanmasının dışından başka bir devlet yapılanması olabilir mi? Bunun üzerinde düşünmemiz lazım.

Başka yapılanmalardan kastınız nedir?

İktidar kavramını ele aldığımızda Foucault’un sözünü ettiği Panopticon çok önemli bir yer tutuyor. Ama bence Foucault orada bir şeyi ya görmezden geliyor ya saklıyor, ya da o gündeminde değil. Foucault’un ‘Panopticon iktidarın kendisi midir yoksa onun bir aygıtı mıdır’ sorusunda tıkanması hayli enteresandır. Zira bence panopticon iktidarın bizzat kendisini temsil eden kilisedir. Yani panopticon iktidarın aygıtı değil ta kendisidir. Çünkü kilisenin gözetleme ve denetleme ilkesi vardır. Modern devlet, ulus-devlet anlayışı zihni arka planını bence buradan devraldı. Ne diyor ayet; “insanların özelini açığa vurmayın setredin, örtün.” Allah’ın sıfatlarından biri de Settar değil midir? Peki, modern zihin ya da iktidar ne diyor? “Her şeyi bileceğim” Mesela Kartezyenizm de öyledir; hakikati bilme. Peki insan oğlu gerçekten hakikati sonuna kadar bilebilir mi? Postmodernizm burada devreye girdi ve “bilemezsiniz” dedi. Biz Müslüman olarak dönelim kendimize. Modernizmin söylediğini bırakın bir tarafa. Geçekte biz bilebilir miyiz? Bilemeyiz. Çünkü dinler diyor ki; “size sınırlı bir bilgi verilmiştir. Cüz’i bir irade verilmiştir.” Peki, niye biz bunun peşindeyiz? Bunun peşinde olduğumuz zaman ne geliyor biliyor musunuz? Zalim bir iktidar geliyor. Suçlunun suçunu tam bilmek arzusu sizde neyi getirir mantıken? İşkenceyi. Eğer Kartezyen mantığı hukuktan çıkarırsanız işkence yapmazsınız. Bir yere kadar öğrenir bir yerden sonra dersiniz ki; “Budur, gaybı bilen Allah’tır.” Ben niye işkence yapayım ki? Çünkü ben öbür dünyaya inanıyorum. Allah’ın öbür dünyada da insanları yargılayacağına inanıyorum. Dolayısıyla ben niye ille de bu adamın suçunu kesin bir şekilde bilme arzusu taşıyayım? Çünkü zaten kesin bir şekilde bilme insana verilmiş bir sıfat değil. Mümkün de değil. Dolayısıyla bu sınırlıdır bu sınır çerçevesinde bilebildiğim unsurlar ölçüsünde ceza-i müeyyide uygularım. Buna mukabil panopticon iddiasındaysanız, kesin olarak bilmek isteyeceksiniz. Kontrolünüzün dışında her hangi bir şey olmasına müsaade etmeyeceksiniz, edemezsiniz. Bacon ne diyordu? “Tabiatı sıkın o size sırlarını verecekti.” Bu da onun gibi bir şey. Yani batı düşüncesine musallat olan ciddi çıkmaz sokaklardan biridir. Bu farkların üzerinde tahlil yapıp ayırtına varabilirsek belki o zaman paradigmanın dışına çıkmanın en azından kırıntılarını bulabiliriz diye düşünüyorum. Ama derinliğine bir bakış atfetmezsek o zaman panopticon düşüncesini olduğu gibi kabul etmek durumunda kalırız. Peki bu kader midir? Hayır değildir. Batı bunu kendi tarihinden alıp getirdi.

Peki. şunu söyleyebilir miyiz; İslam dünyası kavramlar geliştiremedi. Mesela birileri çıktı islamofobia diye bir isim koydu ve bunu İslamcılar da kabul etti. Hatta “islamcı” tanımı bile belki böyle. Biz bunu kanıksadık, kabul ettik. Kendimize ait bir tanım ortaya koyamadık. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu tanımları kabul ettiğimizde bugünkü gibi düşünmüyorduk. Biz bugün başka bir şey düşünüyoruz. Acaba kendimize ait olan bir şey nasıl inşa ederiz? Paradigmanın dışına nasıl çıkabiliriz? Çıktığımızda da nasıl bir paradigma inşa edebiliriz. O gün bu sorun yoktu. Koyulan isimleri özümsedik. İslamcılığın çıkmaz sokaklarından biri de budur bence. Modernliğin ürettiğini İslam’da görünüş olarak benzerini bulup yeni bir anoloji yaparak onu kendi dünyasına aktarma. Bunu İslam’ın haricindeki birçok kültürde de görüyoruz. İslamcılığın yaptığı en büyük yanlışlıklardan biri bu. O gün bu yanlış değildi, çünkü bilmiyorlardı. Ama bugün bizler yüz küsür seneden fazladır bu tecrübeyi yaşıyoruz, şimdi “paradigmanın dışına çıkmak” dediğimiz bir şeyi konuşuyoruz. Dolayısıyla bu artık konuşulması gereken bir şey haline gelmiştir. Ama anolojiler yaparak değil. Dedik ya işte panopticon ulus-devleti ifade eder. Biz bunu artık biliyoruz. O gün İslam devleti adına ulus-devleti ithal ettiğimizde hiç kimse bunu bilmiyordu. Evet, batıdan öğrendik doğru. Otuz yıl önce Müslümanlar bilim için “modern bir put” diyemiyorlardı. İslamcıların tarihine bakıyoruz ilerleme kavramı üzerine bile ciddi anlamda çalışmamışlar. Netice itibariyle bu zamana kadar bu tanımlamaları özümsemenin özrü vardı dolayısıyla masumdu demek mümkün. O gün öyleydi, suçlamıyorum. Ama bu bilgi zihinlerimize girdikten sonra bunu sürdürmek masum olamaz diye düşünüyorum. Bugün onun sırrına erdik. Deşifre oldu.

Modernizm akımı bize nasıl yansıdı peki?

Modernizm Müslüman zihin üzerinde bir egemenlik kurdu. Teknolojisiyle, silah aygıtıyla… Biz kültürel olarak fikri yönden kaybetmedik. Tüm toplumlar aşağı yukarı böyle. Teknolojik olarak kaybettik. Modernizmin iktisadi gücü, teknolojisi, askeri aygıtı bunu sağladı. Dolayısıyla modernizm bizim zihnimizde kültürünü de beraberinde getirdiği bir hegemonya kurdu. Fakat şimdi modernizmin büyüsünü postmodernizm bozdu. Onun işte hakikat anlayışını, doğruluk anlayışını, işte çevre sorunlarıyla beraber doğan teknoloji kullanımı meselesi bir büyü gibi bozuldu, rafa kaldırıldı. Müslüman zihin bence bundan faydalanabilir. Bu zihin üzerindeki o basınç dağılınca, parçalanınca biz buradan daha iyi şeyler düşünebiliriz diyorum; ama postmodernizmin tuzağına düşmezsek eğer. Çünkü artık bilime olan inanç sıfırlandı.

Metodolojik bir sorundan söz ediyoruz aslında. Kendimize ait olan fakat yitirdiğimiz metodolojimizi yeniden kazanırsak eğer, kendi paradigmamızı da oluşturabiliriz diyebilir miyiz?

Evet. Burada bence “usule” dönmemiz lazım. Çünkü batıdaki tüm metotlar iflas etti. Hermenötik nedir işte bilimsel metodun iflasıyla beraber doğan bir şeydir. Hermenötik kilisenin kullandığı bir metottu. Nihayetinde bugün sosyal bilimlerde, hatta hayatın her alanında bir hermenötik varsa, yani yoruma dayanan bir şey varsa bu dediğimizi doğrular niteliktedir. Bunu mesela Nilüfer Göle’nin yazdığı kitaplarda, Modern Mahrem’de açıkça gözüyoruz. İnsanlarla konuşuyor ve yorumluyor. Bu bildiğimiz anlamda klasik bir metot değil. Klasik metodoloji yok orada zaten. Hermenötik bir yöntem var. Bu haliyle burada batının yöntemsel anlamda getirdiklerinde bir çıkmaz var, o da kendi içinde dağıldı. Ve zaten o bize ait de değildi. O zaman biz yeniden bilgiyi üretme anlamında kendi usullerimize dönelim. Zira o usulün bize daha sağlıklı bilgi olanağı sağlayacağını, modernizmin ulaşmadığı bir bilgi olarak ulaşacağını düşünüyorum. Bu haliyle de o bizim zihnimizi yeniden inşa edecektir. Çünkü bizim bu zihniyetimizin yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Modernizm zihinlerimizi inşa etti. Biz dünyaya Müslümanca bakmıyoruz. Müslümanız, fakat modernler gibi bakıyoruz, seküler bakıyoruz. Baktığımızda da tabii olarak onlar gibi anlam çıkarıyoruz. Bu dünyayı çok meşru görüyoruz, hayatın kaçınılmazı olarak telakki ediyoruz, şu olmazsa hayatımız yürümez diyoruz bir sürü şey söylüyoruz. Ama sahiden böyle midir yani?!

Yani bir kurgu dünyası var ve bir de reel bir dünyanın varlığından söz ediyorsunuz. Modernizmin bize altın tepsi içinde servis ettiği kurgu dünyasına ikna olmuş durumda mıyız?

Yani benim kanaatime göre modern toplum tekessür toplumudur. Çoklukla övünen bir toplum. Guenon’un ifade ettiği “niceliğin egemenliği” noktasındayız. Modern dönem bir bakıma budur evet. Niceliğin egemenliği. Fakat postmodernizmle beraber bu değişiyor. Bence modernizmin yarattığı toplum Kur’an’ın dediği tekessür toplumudur. Ne kadar lüks ev sahibiysek, ne kadar çok arabanın sahibiysek bunlarla övünüyoruz. Peki, bunların hangisi sahici ihtiyaçtır, hangisi değildir bunu ayırt edemiyoruz. İnsanın ihtiyaçları vardır tamam. İnsan ihtiyaçları olan bir varlıktır. Fakat modernizm o kadar çok suni ihtiyaç oluşturdu bunların miktarını o kadar çoğalttı ki artık sahici ihtiyacımız nedir bunu çözemiyoruz. Yani bunu aldığımızda hayatımızı devam ettiririz ama bunu almasak da olur diyemiyoruz. İşte bu tekessür toplumudur bence.

Yani “yapmış olduğumuz bu tespitlerin ardında yatan nedir?”in yanıtını aramamak gibi bir problem yatıyor. Mesela “sosyal bilimler nedir?” gibi bir sorunun İslam dünyasında bir karşılığı yok değil mi?

Hiç yok. Ben sosyoloji okudum. İki yıl felsefe öğrenimi gördüm. İki yıl kadar psikoloji okudum. Yurt dışında da iki yıla yakın siyaset bilimi okudum. Hayır, yok bir karşılığı. Sosyoloji toplumun işleyiş yasalarını bulacağım derken ben bir Müslüman olarak bunu nasıl kabul edebilirim? Yasa bulmak demek ne demektir? İnsan iradesini yok saymak demektir. Peki, benim o zaman Allah’a karşı sorumluluğum ne oldu? Mademki ben toplumun yasalarına uymak durumunda olan bir varlıksam, dinin ne anlamı var? İradem ne işe yaracak? Zaten yasa var ve ben buna mecburum…

O zaman birey de olamayız. Osmanlı’nın ifadesiyle güruh oluruz ancak. Zaten modernizm de birey birey deyip güruh haline getirmedi mi? Bu kadar reklamla hayatını tanzim eden insanın güruh olmadığı söylenebilir mi? Ama siz çıkıp söylerseniz herkes sizi döver sokakta. Dolayısıyla da böyle bir sosyal bilim olamaz. Bence Müslümanların en temel sosyal bilimi fıkıhtır. Sosyoloğu da fakihtir. Ama bunu işleyecek ne bir alt yapım var benim. Ne de İslami bir eğitimden geldim. Sadece söyleyip yerimde kalıyorum. Benim kanaatime göre, sosyolojiyi iyi kötü bilen biri olarak, okuduğum için söylüyorum övünmek için söylemiyorum- Müslüman bir toplumun sosyolojisi fıkıhtır; Sosyoloğu da fakihtir. O zaman fıkıh nedir, fakihin görevi nedir fıkıh ne yapar, fıkıh gerçekten yasa mı tespit eder, toplumu geleceğe doğru yönlendirme endişesi mi taşır? Çünkü sosyolojinin bir öngörüsü vardır. Sosyoloji bilgiyi toplar ulus-devlete verir. Ulus-devletin ajanıdır sosyoloji aslında. Sosyal antropoloji de küreselleşmenin ajanıdır. Batının metropollerine bilgiyi gönderir; ilkel toplumlar, gelişmiş toplumlar diye kategorizasyon yaparak.

Aslında sosyoloji ile sosyal antropolojinin metodolojik olarak büyük bir farkı yok ama birinin iddiasıyla ötekinin iddiası büyük bir paradoks içeriyor. Tabi. Ben bunu meşru mu kabul edeceğim şimdi. Mesela İbn Haldun’a bakın. Bedeviler ve hadariler olarak ayrım yapıyor. Yani coğrafya ya da iklime göre ayrı ayrı ele almaya çalışıyor. Ama tüm bunlar etkileyici olmakla beraber belirleyici parametreler olamaz. Belirleyici dersek iradeyi dışlamış oluruz. Akıl da bu böyle. Salt akıl bize doğruyu gösterecekse peygamber niye geldi ki? Yani batının dediği anlamda bir aklı biz kabul edemeyiz. Akıl bize her zaman doğruyu söylemez. Genellikle nefsin isteklerine doğru kanalize eder. Bu yüzden işte tarihte insanların sapma öykülerini okuyoruz. Sonra bir peygamber geliyor ve onlara hakikati anlatıyor. Akıl doğruya götürecektiyse bizim peygambere ihtiyacımız yoktu.

Hocam çok teşekkür ederiz.

Kaynak: www.magrib.org