Söyleşi

"DÜŞÜNCENİN OKULLAŞMASI" ÇALIŞTAYI*

(27 EKİM 2018-ANKARA)

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16

Teşekkür ederim.

MUSTAFA BOZACIOĞLU- Ben sadece gelenek eleştirisinin veya hesaplaşmasının da eksik olduğunu ilave etmek istiyorum, bir-iki cümle var sadece. Yani bunun nasıl olacağını, yani ne kadar, neresiyle ne kadar hesaplaşmak, yüzleşmek gerektiğini detaylandırmak da gerekiyor.

KÜRŞAD ATALAR- Onu Hayri hocamlar bulacaklar 😃

TARIK ÖZKAN- Levent abi, siz.

LEVENT ÇAVUŞ- Çok kısa bir şey söyleyeyim, herkesin sabrı da bitiyor yavaş yavaş.

Bence Müslümanlığın temel sorunlarından birisi, modern dünyadaki gündelik hayatta kendisi olarak bulunuyor olmasını destekleyici pratikler oluşturamamasıdır. Çünkü gündelik hayatta pratikler ikame edemeyen bir mensubiyet çok fazla derinleşse de gündelik hayattan alabildiğine kopan bir rotaya oturuyor. Gündelik hayatla daha da sarmaşan bir çalışma disiplinine ve pratik hayata nüfuz edişi güçlendiren teorik derinliğe ihtiyacımız var. Gündelik hayatımızın pratikleri konusunda Müslümanlığımızın bu pratikler dolayımından temsilini sağlama noktasında samimiyet ve gayret gerekli. Pratik hayata nüfuz etme konusunda başlangıçta sembolik birtakım davranışlar olsa bile, bunlar değerlendirilmelidir. Bu, Tuzla’ya gidip, işçi ölümlerine, oradaki olumsuzluklara ve haksızlıklara reddiyeler olabilir. Ama netice itibariyle bunlara eğilen bir teorik derinlik, bunları da kapsayan-kuşatan bir teorik çabaya ihtiyacımız var. Dolayısıyla Müslümanlık okuldan ziyade pratik hayata, sokağa, çarşıya kendisi olarak nüfuz etmeyi daha da öne alarak değerlendirmelidir.

Bir ikincisi: Seyyid Kutub İslam Düşüncesi kitabında bu düşüncenin dört temel sacayağı oluşturduğundan bahsediyor. Bir insan tasavvuru ürettiğinden, bir Tanrı tasavvuru ürettiğinden, bir hayat tasavvuru ve bir kendi tasavvuru oluşturduğundan bahsediyor. Bunların uzun çabaların sonucu oluşacak teorik derinlikler manasına gelmediği kanısındayım. Dolayısıyla önce teorimizi hazırlayıp onda derinleşip ondan sonra onunla pratiğe dönmek yaklaşımı sağlıklı olmayacaktır. Yapılması gereken, önce varlık anlayışımızı idrak ile gündelik hayattaki pratiği ikame etmenin hem derinliğini, hem fırsatını (yanılıyor olsak da, daha sonra dönecek olsak da) ortaya koymaya çalışmaktır. Bu açıdan pratikten uzak veya bizi uzak tutacak bir rotaya oturmamaya özen göstermemiz gerekiyor.

Dünyanın geldiği veya geleceği durumla ilgili anlatılan şeylerin provokatif olabileceğini hesaba katmamız gerekiyor; kabul, böylesi bir risk de var. Murat hocanın dedikleri tabii ki önemli. Bu blockchain teknolojisi örneği vb.lerinin önümüzdeki kısa dönemde hali hazır dünyamızı değiştireceği ve bu değişimin hızla devam edeceği kesin görünüyor. Yani bu dünyamızın pratikleri hem kurumsal anlamda, hem üretim anlayışları anlamında, iktisadi, siyasi, sosyal manada ciddi başkalaşımlar geçirecek görünmekte. Dolayısıyla bu Müslümanlık, kozasının içinde kalarak bu değişip dönüşen dünyayı ihata edebilecek teoriyi üretemeyecektir.

Son bir şey daha söyleyeyim; şimdiye kadar geriye dönük baktığımızda insan kendisine ihtiyaç duyulan bir varlık formundaydı. Önümüzdeki kompartımanda bizatihi kendisine ihtiyaç duyulmayan bir insan tipi söz konusu oluyor. Bu bizim Müslümanlar olarak varlık anlayışımızda altını özenle çizmemiz gereken bir husus. Ve bizim söylemimiz içerisinde, “kulluk” temel başlığını çok özenli anlatmamız gerekiyor. Savaşlar için askerlere ihtiyacın olduğu bir dünyadan üretim için emeğe ihtiyaç olan bir dünyaya, ardından da hem üretim için, hem savaş için daha az insana ihtiyaç duyulacak bir dünyaya geçiyoruz. Bunun nelere tekabül edeceği konusunu hesaba katmamız lazım. Özellikle de bu sanal dünyayla alakalı, mesela Hayri hocamın ahir zaman ilmihalinden sonra bir de sanal âlem ilmihali yazması gerekiyor. Bu da çok çok önemli.

Fazla uzatmamış olayım, teşekkür ederim.

TARIK ÖZKAN- Estağfirullah, biz teşekkür ediyoruz.

LEVENT ÇAVUŞ- Vesile olduğunuz için de ayrıca teşekkür ederim.

TARIK ÖZKAN- Estağfirullah.

Kürşad Ağabey, son toparlama anlamında artık söz sizin.

MEHMED DURMUŞ- Kürşad’ın konuşması uzun sürerse bir ara verelim.

TARIK ÖZKAN- Tahmin ediyorum, çok uzun sürmeyecek…

KÜRŞAD ATALAR- Yok, çok uzun süremez, çünkü zaten cevaplara giremeyiz, mümkün değil. Hemen 5 dakikada toparlamak zaten...

LEVENT ÇAVUŞ- Vazgeçtim mi diyeceksiniz?

KÜRŞAD ATALAR- Yok. Bu konuda sadece “yok, vazgeçmedim” diyeyim şimdilik 😃 Neyse, başta da söyledim, yani şöyle bir genel değerlendirme yapabilirim toplantı için: Mesela başka birkaç yerde, bu tür çalıştay şeklinde olmasa da, yani işte belli sayıda insanla bu konuyu daha önce tartıştık. Burada şöyle farklı bir hususiyet oldu: sanki tezle çok doğrudan olmayan, içeriden olmaktan çok dışarıdan eleştiriler getirildi. Hani İktibas içinden veya o çevrelerden veya daha böyle örgütlü çalışan aktivist vs gruplardan, meselelere belli bazı açılardan daha yakın bakan kesimlerden gelen eleştiriler daha “içeriden” diyebileceğim türdendi. Burada işte Hayri hocam, Atasoy ağabey, işte Murat vs, biraz daha sanki “dışarıdan” eleştiri kabilinden şeyler söylediler. Bu dışarıdanlık-içerdenlik meselesi yanlış anlaşılmasın, farklı bir bakış açısı oldu. Şimdi o yönüyle iyi de oldu, ben notlarımı aldım. Kaçırdığımı da düşünmüyorum, aşağı yukarı her noktayı not almaya çalıştım, zaten kayıt var. Başka bir çalışma denenebilir mi? Yani hepsini tek tek burada tartışamayız, ama cevap vermeyi deneyebileceğimiz hususlar olabilir. Aslında bir kısmına verdiğimi de düşünüyorum. Bazı yerlerde mesela yanlış anlamalar olabiliyor, es geçme olabiliyor vs, hani o da yapılabilir. Yani bu çalıştay çerçevesinde bir şey ortaya çıkacaksa, bunlara yönelik cevapların yer aldığı başka bir çalışma, ekleme, vs de olabilir. Ama o ne kadar zaman alır, ne hacim de olur, bilemiyorum. Aslında yüz-yüze tartışmayı, birebir görüşmeyi daha çok isterim ben.

MEHMED DURMUŞ- Yazılı bir şey meydana getirebilirsin.

KÜRŞAD ATALAR- Yani yapılabilir, onu bir düşünelim sonra, şimdi hepsini cevaplamaya yetecek vakit yok.

Yani ince kitapta (Düşüncenin Okullaşması) 20’ye yakın başlık var. Her birinde ayrı konu işleniyor değil de, şöyle toparlansa mesela, hangi konular daha öne çıkabilir, vurgulanacak konular nelerdir diye (zaten eleştiriler kısmında da oralara yönelik itirazlar geldi çoğunlukla) şunlar söylenebilir: mesela modern dönem içerisinde (tarihsel değerlendirmeler hariç) “acaba aşamalı bir gelişme kaydediyor muyuz?” sorusu çok önemli, yani bu tür bir düşünceye ulaşmak için. Bunu kabul eden olabilir, olmayabilir, çünkü farklı yaklaşımlar var. Benim kanaatim, böyle bir şey var. Afgani ile başlayan dönemden bugüne gelinceye kadar bir düşünsel gelişme trendi görüyorum. Tarihteki farklı siyasi-itikadi mezheplerin, genel manada mezheplerin tedvin olunma, yani ekolleşme sürecinde de benzer bir şey var diye düşünüyorum. “Okullaşma aşamasına gelemedik, ama geleceğiz” mealindeki kanaatimin ana gerekçesi bu. Şimdi var mı, yok mu? Bunu tekrar ele alabiliriz, çünkü buralara farklı yaklaşılabiliyor. Bence aşamalı bir gelişme trendi var. Gerilediğimiz görüşüne de katılmıyorum ben, yani kötüye gidiyoruz iddiasına katılmıyorum.

İkincisi; otorite olmuş âlim kavramı (bence üçe indirgenebilir bu vurgulanacak hususlar). Otorite olmuş âlim kavramının, bazı örgütsellikle ilgili problemleri de çözmeye yönelik bir işlevi olacak diye düşünüyorum. Tabii ona da pratik yönünden gelen eleştiriler var, burada da nitekim gördük bunu.

Üçüncüsü de, küresel dil konusu. Bu konu tabii Adem hocamın, Hayri hocamın vurguladığı hususlarla bağlantılı. Bazı noktaların altını çizerek bu konuda bir şeyler söylemek isterim. Mesela bazı ek konulara ilişkin, Murat hocam mesela birkaç hususa dikkat çekti, onlar da aslında bu 3 konunun içerisinde değil. Yani gelenek eleştirisi de önemli tabii ki, ama modernite-post moderniteye verilecek cevap bence en önemlisi. Kitaplarda onu söylemeye çalıştım: adamlar hâkim olmasaydı çok problem olmazdı, o yüzden o öncelikli. Yoksa doğru, gelenek eleştirisi de zihniyet tashihi noktasında bazı açılardan önemli. Ama hesaplaşma, meydan okuma, fikren mağlup etme, bunlar bence daha önde tutularak bu süreç yürütülmeli diye düşünüyorum.

Şimdi diğer detaylara giremeyeceğiz maalesef.

Bu üç konu üzerinden düşüncenin okullaşması tezine şöyle yaklaşabiliriz: Yani farklı bir tezdir denebilir mi bilmiyorum, daha önceki tezlerden farklı denebilir mi, orada ayrı düşüncelere sahip olabiliriz. Ben yeni birtakım şeyler söylediğimi düşünüyorum. Özellikle örgütlenme yoluyla ve pratik yoluyla birtakım gelişmelerin olacağına dair teze yönelik olarak otorite olmuş âlim kavramsallaştırması başka bir anlayış ortaya koyuyor bence. Ha, orada otorite olmuş alim kavramının tabii özel bir anlamı var. Orada bir farklı noktaya dikkat çekmeye çalışıyorum. Bana göre, bütün düşünsel çalışmalar eğer gelişiyorsa, mutlaka (tarihsel okuma olarak söylüyorum bunu) bir yerde o toplumun ihtiyacını giderecek şekilde okullaşıyor. Başka bir çağın ihtiyacını gideremeyebilir, hatta daha sonra kendisi bile problem haline gelebilir. Zaten bizim şu andaki problemimiz, bizim ihtiyacımızı çözecek olan şeyin bulunamamasıdır. Mesela Ebu Hanife o çağda (Hüseyin ağabey söyledi) o toplumun işte ne bileyim günah konusundaki problemi çoksa iman vurgusu onu çözer, ama İbn Teymiye’nin çağında da herkes günaha batmışsa o zaman amele vurgu belki öne çıkabilir. Fakat teorik olarak iman-amel meselesinin kendine has bir özelliği olduğu da inkâr edilemez. Bu her yerde her zaman tartışılabilecek bir şey. Yani tarihsel etkiyi de bence belirleyici kabul etmemek gerekiyor. O da tabii ayrı bir tartışma konusu.

Sistematize edilmesi nasıl olacak bu düşüncenin? Bu tabii önemli bir başlık. Yani beşeri düşünce olarak, üretilmiş düşünce olarak nasıl sistematize edilecek? Burada belki şöyle değişik bir yaklaşım olabilir: Alimin aslında (hepimizin bildiği meşhur hadis bağlamında) peygamber vazifesi gördüğünü söyleyebiliriz. Şöyle: Eğer sorun netse ve bunun bir çözümü bulunacaksa, Peygamber aslında geldiğinde insanları örgütleyerek mi o sorunu çözdü, yani iyi bir örgütleyici olduğu için mi çözdü, yoksa vahiy zaten elinde olduğu için 1-0 önde mi başladı, daha sonraki çağlardaki diğer yapılaşmalara ve gruplara göre? Çünkü diğer yapılara insanların itaat etmesi için tezlerinin bu konuda ikna edici olması lazım. Tabii burada araştıran kişilerin ikna olmasından bahsediyorum, yani araştırmayanların itaati ayrı bir konu. Biz burada araştırarak doğruya teslim olanları baz alarak hareket etmeliyiz. Bu konuda birçok itiraz geldi, Hazreti Nuh örneği konuyu yeterince açıklıyor bence. Ben tezde esas itibarıyla araştırarak öğrenmek isteyenlerin mukni olacağı bir okullaşmadan bahsediyorum. Bu da mutlak doğru anlamına gelmez tabii ki. Bu işi âlim veya âlimler yapabilir, ben o veraset hadisini böyle anlıyorum. Her çağda bu türden alimler var. İşte Mevdudi onlara müceddit diyor, hakeza Fazlur Rahman’ın modern çağda bu probleme ilişkin önerdiği çözüm, aslında bu âlim kavramına ne kadar büyük bir önem atfettiğini gösteriyor (bilmiyorum Hayri hocam nasıl yorumlar bu konuyu?) Yani onun teorisi doğrudur anlamında söylemiyorum. Çünkü hadler konusunda dahi malum görüşlere sahipseniz, öyle değil mi, Allah’ın kitabında yazan bir hükmün bu çağda farklı uygulanabileceğini söylüyorsunuz. Ha, bunu bir problem olarak görmüş, burada âlime bir anlamda olağanüstü bir anlam yüklemiş. Ben o kadar bir anlam yüklemiyorum, yine sınırlı olması gerektiğini düşünüyorum. Ama âlim (veya alimler) eğer bu düzeye ulaşırsa biraz orada Hayri hocamın dediğine yakın şeyler söylüyorum. Yani yapılması gereken gerçekten epeyce iş var.

Ama çizilen tabloya da katılmıyorum, şöyle katılmıyorum özellikle Murat hocamın çizdiği o tabloya (yani o anlamda söylemedi, ama şöyle bir sonuç çıkıyor): Tablo gerçekten bu şekilde çizildiği zaman, insanlık o aşamaya geçerse, okullaşma vs imkânsız, hatta anlamsız olur. Gerçekten de doğru, böyle bakıldığı zaman. Ama yani o çıkmaz sokak olduğunu bildiği yere de gitmez zaten insanlar. Peki, bu Müslümanlara çaresizliği mi önermiş oluyoruz burada? Yani hepimiz biliyoruz, kesinlikle, İslam’da böyle bir şey söylenemez. Yani herhangi bir çağda herhangi bir Müslümana çaresizlik önerecek bir şey söylenemez. Neden? Bence Kur’an’daki en iyi örneklerden birisi Hazreti Musa kıssası. Yani Firavun bütün kapıları tutmuş, insanların yapacağı bir şey yok, artık bebeği nehre bırakarak kurtuluşu arayacak noktaya gelmişiz. Bu kıssada ne deniyor? Var bir çözüm! Şimdi eğer çözüm varsa (bunu da söyleyip bitiriyorum, burası çünkü önemli bir konu) eğer bir çözüm varsa geriye onun bulunması kalıyor. Yani bütün çabalarımız sonuçsuz kalsa dahi Allah’tan ümit kesemiyorsak, o zaman bütün çabalarımızın bittiğini zaten söylemiyoruz. Yani bir şey yapıyoruz, ama işe yaramıyor veya hepimiz gâvuruz Hayri hocamın söylediği gibi. Fark etmez, o bir yetersizliğe işaret ediyor, anlatabiliyor muyum?

Burada ben şöyle düşünülebilir diyorum (tabii bunu test etmek de lazım): Kesinlikle biz Batı’yı teknik alanda, teknoloji alanında geçemeyiz bugünkü imkânlarımızla. Buna ilahiyat araştırmaları da dâhil bir yönüyle hocam. Çünkü bizim adamımız Muhammed Hamidullah Sorbonne’a gidiyor, 10 dil biliyor, dünyanın her yerine, her kütüphaneye vs gidebiliyor, imkanı var ve sonuçta kaliteli üretim yapıyor. Bizim hoca ise burada kalıyor, bir yere gidemiyor. Bunun yapacağı araştırmayla onunkinin kalitesinin bir olmayacağı açık. Ama bir alanda bir şey yapılabilir: ona felsefi temel diyelim, düşünce temeli diyelim, yönelim diyelim, ümit verme diyelim, neyse işte, bu alanda yapılabilir. Bence bakın şu anda dünya boş bir saha o açıdan. Çünkü modernite, postmodernite bu alanda teslim bayrağını kaldırdı. Şimdi bu Murat hocanın dediğinden farklı bir şey, o pratikte bunu zaten gücüyle yapıyor. Ama buna rağmen insanlığa, mesela “buradan yeni bir yeryüzü cennetine gideceğiz” gibi bir şey diyemiyor. Yanlış mı söylüyorum hocam? Diyemiyor, yani onun da mecali kalmadı. Bence saha boş, burayı nasıl değerlendirebiliriz, bence çok önemli bir soru. Şöyle: Bir yeni yönelim acaba nasıl olabilir? Adam Batı’nın teknolojisini görüyor, “herhalde doğru da bunlarda olmalı” diyor. Mesela Japonlar tipik örnek burada. Öyle baka baka, “arkasındaki felsefe de doğrudur”a kadar gidebiliyor. Ama düşünce mantığı öyle değildir, Japon da olsa: “Doğru mu eğri mi?” sorusunu yine sorar. Yani pratikte onun peşinden gider, ama yine sorar. Şimdi bu vasatta dünyada İslam’dan başka (yani İslam da kimin İslam’ı tabii, o da ayrı bir konu), İslam’dan başka şanslı bir şey kalmadı diye düşünüyorum. Düşünce eğer 150 senedir (az bir zaman değil Hayri hocam yani, Afgani’den bu yana, öyle değil mi?) gelişme trendi gösteriyorsa, orada mutlaka eksik olan bir şey olması lazım. Orada katılıyorum size, onu gidermeye çalışmak lazım. Ben okullaşma diyorum, ilimde derinleşme diyorum bazen de, otorite olmuş âlim diyorum veya âlimler diyorum. Siz “sahasında en iyi olanlar” diyebilirsiniz, yani sahasında en iyi olmaya çalışmak veya başka bir şey diyebilirsiniz.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16

©2023 - Düşüncenin Okullaşması. Tüm Hakları Saklıdır.